2 Aralık 2008 Salı

Yapıcı eleştiri üzerine küçük bir hikaye

Hindistan'da çok ünlü bir ressam varmış. Herkes bu ressamın yapıtlarını kusursuz kabul edecek kadar beğenirmiş ve onu "Renklerin Ustası" anlamına gelen Ranga Geleri olarak tanısa da kısaca Ranga Guru derlermiş. Onun yetiştirdiği bir ressam olan Racigi ise artik eğitimini tamamlamış ve son resmini bitirerek Ranga Guru'ya götürmüş ve ondan resmini değerlendirmesini istemiş. Ranga Guru;


"Sen artık ressam sayılırsın Racagi. Artık senin resmini halk değerlendirecek."

diyerek resmi şehrin en kalabalık meydanına götürmesini ve meydanda en görünen yere koymasını istemiş. Yanına da kırmızı bir kalem koyarak halktan beğenmedikleri yerlere çarpı koymalarını rica eden bir yazı bırakmasını istemiş. Racigi denileni yapmış.

Racigi birkaç gün sonra resme bakmaya gittiğinde görmüş ki tüm resim çarpılardan neredeyse görünmüyor. Çok üzülmüş tabii. Emeğini ve yüreğini koyarak yaptığı tablo kırmızıdan bir duvar sanki. Resmi alıp götürmüş Ranga Guru'ya ve ne kadar üzgün olduğunu belirtmiş. Ranga Guru üzülmemesini ve yeni bir resim yapmasını istemiş. Racigi yeniden yapmış resmi ve gene Ranga Guru'ya götürmüş.


Ranga Guru resmi tekrar şehrin en kalabalık meydanına bırakmasını istemiş. Ama bu defa yanına bir palet dolusu çeşitli renklerde yağlı boya, birkaç fırça ile birlikte insanlardan beğenmedikleri yerleri düzeltmesini rica eden bir yazı bırakmasını istemiş. Racigi denileni yapmış...


Birkaç gün sonra gittiği meydanda görmüş ki resmine hiç dokunulmamış, fırçalar da boyalar da bırakıldığı gibi duruyor. Çok sevinmiş ve koşarak Ranga Guru'ya gitmiş ve resme dokunulmadığını anlatmış. Ranga Guru demiş ki;


"Sevgili Racigi, sen ilk resminde insanlara firsat verildiginde ne kadar acımasız eleştirebileceklerini gördün. Hayatında resim yapmamış insanlar dahi gelip senin resmini karaladı... Oysa ikinci resminde onlardan hatalarını düzeltmelerini istedin, yapıcı olmalarını istedin. Şunu hiç unutma sevgili Racigi, kötü yönde eleştirmek kolaydır, yapıcı eleştiride bulunmak ise eğitim gerektirir. "

Not: www.fotokritik.com sitesinden alınmıştır.

25 Ekim 2008 Cumartesi

Şu yaşam tadındaki çılgın pencerelerden geçmeye kalksam her tarafım kesilir

Şu yaşam tadındaki
çılgın pencerelerden
geçmeye kalksam
her tarafım kesilir.

Nereden aklıma geldiyse tekrar açtım okudum.

Arka Kapaktan Alıntı
bir şiir caddelerle ve lağımlarla
azizlerle, kahramanlarla, dilencilerle, delilerle
dolu bir şehir gibidir,
basma kalıp sözlerle ve içkiyle, yağmurla ve şimşekle
ve kuraklık mevsimleriyle doludur,
şiir savaştaki bir şehirdir,
bir şiir, saati "niye" diye sorgulayan bir şehirdir,
bir şiir yanmakta olan bir şehirdir,
bir şiir silahlar altındaki bir şehirdir

Charles Bukowski, Günler Tepelerden Aşağı Koşan Vahşi Atlar Misali, Parantez Yayınları, 1994.

13 Ekim 2008 Pazartesi

İÇE KAPANIŞ

Ayçiçek zamanları

İÇE KAPANIŞ

Derdim: yeter, sakin ol, dinlen biraz artık;
Akşam olsa diyordun, işte oldu akşam,
Siyah örtülere sardı şehri karanlık;
Kimine huzur iner gökten, kimine gam.

Bırak, şehrin iğrenç kalabalığı gitsin,
Yesin kamçısını hazzın sefil cümbüşte;
Toplasın acı meyvesini nedametin
Sen gel, derdim, ver elini bana, gel şöyle.

Bak göğün balkonlarından, geçmiş seneler
Eski zaman esvaplariyle eğilmişler;
Hüzün yükseliyor, güleryüzle, sulardan.

Seyret bir kemerde yorgun ölen güneşi
Ve uzun bir kefen gibi doğuyu saran
Geceyi dinle, yürüyen tatlı geceyi.

Charles BAUDELAIRE

Çeviri : Sabahattin EYÜBOĞLU

Fotoğraf:

Ayçiçek zamanları BARBAROS KARAGÜLMEZ

http://www.fotokritik.com/1210146

13 Ağustos 2008 Çarşamba

Sil Baştan

Sil Baştan
Gücün Var mı Sevgilim
Derin Sularda İnci Tanesi Aramaya
Cesaretin Kaldıysa
Hala Benle Aşktan Konuşmaya
Söyle Canım Sevgilim
Hayat Bize Oyun Oynuyor Olabilir mi
Yorgun Gibi Bir Halin Var
Duyguların Karışık Olabilir mi
Sil Baştan Başlamak Gerek Bazen
Hayatı Sıfırlamak
Sil Baştan Sevmek Gerek Bazen
Herşeyi Unutmak
Sanki Bugün Son Günmüş Gibi
Dolu Dolu Yaşamak İstiyorum Ben
Her Ne Çıkarsa Yoluma
Selam Verip Yürümek İstiyorum Ben
Sil Baştan Sevmek Gerek Bazen
Hayatı Sıfırlamak
Sil Baştan Sevmek Gerek Bazen
Herşeyi Unutmak...

Şebnem Ferah

28 Temmuz 2008 Pazartesi

Metallica yine İstanbuldaydı. Ben ise Adanada. Kader Utansın.

Efendim sene 1989 ya da 1990. Bendeniz sivilceli bir lise öğrencisiyim. O yıllarda İzmir'in halen bana göre en güzel lisesi olan Atatürk lisesinde öğrenciyim. O zamanlar kime heavy metal desen ozi ozbornun postalla civciv ezdiğini söylerlerdi size. Pek popüler değildi yani. Bu müziklerin öncesinde hafiften rock müziğe aşina idik deep purple, rainbow vs. fakat metalin ne olduğunu bilmiyorduk. Neyse o dönemde arkadaşlardan birisi elinde bir kasetle çıkageldi. Dedi ki bu Metallica'dır. Thrash Metal müziğin hasıdır. Dinleyiniz, dinletiniz. Neyse biz de tabii geri kalacak değiliz kasedi aldım eve gittim. Evde o yıllarda müzik seti ne gezer bir kasetçalarım vardı. Dayım Almanyadan getirmişti.  O dönemlerin klasik bir kasetçaları. Tek kaset yuvası, tek hoparlör. Şimdi görseniz lambalı radyo sanırsınız.


Neyse efendim lafı uzatmayayım kasedi teybe taktım ve dinledim. Siz deyin 2 saat, ben diyeyim 4 saat. Hiç birşey anlamadım. Bir gürültü ki gidiyor. Değil adamların ne söylediğini, hangi şarkıyı söylediklerini bile anlayamadım.  Ama gurur meselesi yaptım ben bu müziği anlayacağım diye. Gel zaman git zaman artık hangi şarkıyı söylediklerini anlayabiliyordum. Daha sonra ise o kaset bir numaralı kasedim oldu. Yattım kalktım onu dinledim. Dinledikçe metal müziğin hayranı oldum. Yani o zamanki deyimle (şimdi de böyle mi deniyor bilmiyorum) metalci oldum. Peki o albüm hangi albümdü diye sorduğunuzu duyuyor gibiyim. Albüm "...And Justice for All" idi. Daha sonra geriye doğru bütün Metallica albümlerini edindim onlar arasında da en bayıldığım Master Of Puppets oldu. O yıllarda sanırım annem ve babam benden umudu kesmişti. Bu müzikleri dinlerken beni teşvik ettiklerini söyleyemem. Aksine tam tesine engellemeye çalıştılar. Tabii o yaşlarda insana neyi yapma desen inadına daha fazla yapıyor. Allahtan abuk subuk şeylere değil de müziğe merak sarmışız. Yoksa şimdi düşünüyorum da ergenlik çağında insan çok hata yapabiliyor.


andjusticeforallkapak


O yıllarda bu müziği dinleyerek bir anlamda isyan ediyorduk. Giyinişimizle, konuşmamızla, davranışlarımızla asi gençlerdik. Aslında her genç gibi biraz da dikkat çekmek istiyorduk (her ne kadar bunu itiraf etmesek de). Derslerin dışındaki zamanlarımızı İzmir 1. kordondaki Liman kahvehanesinde geçirirdik. Uzun saçlı metalcilere bakıp onlara özenir onlar gibi havalı olmaya çalışırdık.  Yırtık kot ve asker postalı giyerdik. Bu nedenle askerlikte postal giyerken sıkıntı çekmedim. :) Herşeyin eski ve yırtığı makbuldü.  Açıkçası bu konuda çok zorlanmıyordum. Çünkü kot pantalonlar çok pahalı olduğundan sürekli aynı kotu giyince çok geçmeden doğal olarak eskiyorlardı. Akşamları da alsancakta o dönemde rock ve metal müziğin çalındığı yegane mekan Denizatı'na takılırdık. (Bu denizatı meselesi aslında başlıbaşına bir konudur. Belki daha sonra bu konuda yazarım.) Daha tıfıl olduğumuzdan sürekli girişte kimlik sorarlardı. Biz de övüne övüne gösterirdik 18 yaşından büyük olduğumuzu. O zamanlar 18 yaşın çok büyük bir yaş olduğunu düşünürdüm. Adeta yaşam o yaşların çevresinde akıyordu ve 25'inden sonra hayat bitiyordu.


metallica


masterofpuppets


O sıralar thrash müziğin bir diğer devi olan Testament'in de Practice What You Preach albümüne de hayrandım. Ondan sonra gelsin Megadeth gitsin Sepultura artık bu müziklerin uzmanı olmuştuk.


testament


megadeth_so_far_so_good_so_what


En son Sepultura'nın bizim çevremizde yaygınlaştırdığı Death Metal devamında  müzik ve kitlesi koptu gitti. İyice acayip bir müzik ve hayran kitlesi halini aldı. Death Metalcilerin yanında biz siyah tişörtlerimiz yırtık kotlarımız ve Metallica kolyelerimizle süt çocuğu gibi kalıyorduk. Devamında da biz mi büyüdük yoksa iş çığrından mı çıktı yeni albümlere bir türlü ısınamadım. Döndüm dolaştım hep aynı albümlerde kaldım.


Metallica ilk İstanbul'a konsere geldiğinde izmirden konser için otobüsler kalkmıştı. O konser de çok iyi bir konser olmuştu. İkinci konsere de 1999'du sanırım askerden izine çıktığımda gitmiştim. Ancak konser iyi değildi. Daha doğrusu artık ben yeni şarkıları bilmediğimden benim açımdan pek güzel değildi. Zaten grup ta o konseri kısa tuttu. Açıkçası yaptık mı yaptık tadında bir konser olmuştu. Dün yapılan üçüncüsüne de gidemedim. Umarım güzel bir konser olmuştur.


İşte böyle efendim, bu konular hoş konular belki daha sonra tekrar yazarım.


Görüşmek üzere.




Wikipedia'dan alıntı


...And Justice for All, Metallica'nın 25 Ağustos 1988'de Elektra Records tarafından satışa sunulan 4. stüdyo albümüdür. Basçı Jason Newsted'in dahil olduğu, aynı zamanda da önceki basçı Cliff Burton'ın olmadığı (Eylül 1986'da ölmesi nedeniyle) ilk stüdyo albümüdür.


andjusticeforallkapak


Albüm kapağındaki resim, Adalet Tanrıçası (Lady Justice) heykelinin çatladığı, iplerle bağlandığı ve terazisinin adalet yerine parayı ölçtüğünü anlatmaktadır.




Albümdeki şarkılar



  1. "Blackened" (Hetfield, Newsted, Ulrich) – 6:42

  2. "...And Justice For All" (Hammett, Hetfield, Ulrich) – 9:45

  3. "Eye of the Beholder" (Hammett, Hetfield, Ulrich) – 6:25

  4. "One" (Hetfield, Ulrich) – 7:24

  5. "The Shortest Straw" (Hetfield, Ulrich) – 6:35

  6. "Harvester of Sorrow" (Hetfield, Ulrich) – 5:45

  7. "The Frayed Ends of Sanity" (Hammett, Hetfield, Ulrich) – 7:43

  8. "To Live Is to Die" (Burton, Hetfield, Ulrich) – 9:48

  9. "Dyers Eve" (Hammett, Hetfield, Ulrich) – 5:13


1 Temmuz 2008 Salı

Tanrım bana egzojen değişkenleri kabullenme gücü ver

Tanrım, bana değiştirebileceğim şeyleri değiştirme gücü ver.


Değiştiremeyeceğim şeyleri kabullenmemi sağla.


İkisini ayırt edebilmem için de akıl ver.


Çin Atasözü

30 Haziran 2008 Pazartesi

KORKARAK YAŞIYORSAN

KORKARAK YAŞIYORSAN



Öyle bir hayat yaşadım ki;
Cenneti de gördüm cehennemi de



Öyle bir aşk yaşadım ki,
Tutkuyu da gördüm, pes etmeyi de.



Bazıları seyrederken hayatı en önden
Kendime bir sahne buldum oynadım.



Öyle bir rol vermişler ki;
Okudum, okudum anlamadım.



Öyle bir hayat yaşadım ki;
Son yolculukları erken tanıdım



Öyle çok değerliymiş ki zaman
Hep acele etmem bundan anladım.



Kendi kendime konuştum bazen evimde
Hem kızdım, hem güldüm halime.



Sonra dedim ki,
Söz ver kendine!



Denizleri seviyorsan,
Dalgaları da seveceksin.



Sevilmek istiyorsan,
Önce sevmeyi bileceksin.



Uçmayı seviyorsan,
düşmeyi de bileceksin



Korkarak yaşıyorsan,
Yalnızca; hayatı seyredersin...


Şebnem Ferah

8 Haziran 2008 Pazar

İlk Hedefimiz Bilgi Toplumu İleriii

Dün televizyonda zaping yaparken tekrar bilişim rüzgarı programına rastladım. Seyrettikçe umutsuzluğum daha da arttı. Programı sunan arkadaşlar Türk milli takımını desteklemek için kırmızı beyaz futbolcu forması giymişler. Milli takımı desteklemeleri çok güzel. Keşke aynı duyarlılığı ve desteği Pardus Linux ekibine de gösterebilselerdi.
Daha önce konu ile ilgili bir yazı yazmıştım. Biraz da umutlanmıştım. Ancak artık böyle bir projenin ısrarla görmezden gelinmesinin bilinçli olduğunu düşünmeye başladım. Hazırladıkları banner "Hedef Bilgi Toplumu" diyor. Peki bu hedefe nasıl ulaşırız kimse bundan bahsetmiyor.
Hedef Bilgi Toplumu

26 Mayıs 2008 Pazartesi

Sağlıkta Reform Niteliğinde Gelişmeler

SAGLIK OCAGI

Temel, arkadasiyla yolda giderken elindeki çakisiyla parmagini kesmis.
Biraz ötede saglik ocagi varmis.
Temel:
-"Ben ha surada pansuman yaptirayim," demis.
Içeri girince karsisina iki kapi çikmis.
Birinde "Hastaliklar", ötekinde "Yaralar" yaziliymis.
Temel "Yaralar" kapisindan girmis ve önüne yine önünde iki kapi cikmis.
Birinde "Et", ötekinde "Kemik" yaziyormus.
"Et" kapisindan girmis ve yine karsisina iki kapi çikmis.
Birinde "Önemli", ötekinde "Önemsiz" yaziyormus.
"Önemsiz" kapisindan girince kendini sokakta bulmus.
Dursun sormus:
-Ula Temel, nasil eyi baktilar mi?"

-"Hayir ama organizasyon müthis."

10 Mayıs 2008 Cumartesi

Bir Film ve Bir Kitap: Hamburger Cumhuriyeti: Amerikan Fast Food Kültürünün Karanlık Yüzü

Hamburger Cumhuriyeti: Amerikan Fast Food Kültürünün Karanlık Yüzü ("Fast Food Nation: The Dark Side of the All-American Meal") adlı kitaptan uyarlanmış olan çarpıcı film[4]. Amerikanın hazır yiyecek endüstrisini, daha doğrusu et/hamburger sanayiisinin perde arkasını irdeliyor. Bu filmi seyredipte o çok sevdiğimiz ve vazgeçemediğimiz hamburgerleri yemeye devam etmek mümkün değil. İnsanı düşündürten, yer yer midesini bulandıran hatta dehşete düşüren sahneleri var. Örneğin; sığırların kesiliş şekilleri ve o kanlar ürpertiyor insanı. Sonra hamburgercide elemanın hamburgerin içine tükürüşü mideyi altüst ediyor. Filmde greg kinnear, patricia arquette, ashley johnson, bruce willis, avril lavigne, ethan hawke, bobby cannavale ve catalina sandino moreno gibi birçok ünlü ismin yanısıra güney amerikalı oyuncular da rol almış, çünkü filmde kaçak işçilerin, göçmenlerin çalışma şartlarına dâir de kareler var[3].


Fast Food Nation Fragman


Fast Food Nation


1 Mayıs 2008 Perşembe

Bir Kitap: Light Günlük - Mahfi Eğilmez

Açıkçası kitapçıdan aldığımda pek de üzerinde durmadığım kitabı uzun bir süre kitaplığımda beklettim. Okumaya başladığımda da mıknatıslanmış gibi elimden bırakamadım. Kısa sürede okudum.


Bir Kitap: Light Günlük - Mahfi Eğilmez-


Yazar Dr. Mahfi Eğilmez 1950'lerden 2000'lere kadar geçen süreyi kendi penceresinden değerlendirmiş. Çocukluk yılları, üniversite hayatı, bürokrat olarak kariyerinde ilerlemesini kitabı okudukça adım adım seyrediyorsunuz. 70'lerin çalkantılı dönemlerinden 80'lere, ardından 90'ların popülizmin ellerinde yitip gitmiş yıllarına geçerken insanın sürekli içi sızlıyor. Bir çok iktisadi açıdan sonuçları aşikar ekonomi politikalarının politikacıların ellerinde nerelere vardığını üzülerek tekrar hatırlıyor insan.

30 Nisan 2008 Çarşamba

26 Nisan 2008 Cumartesi

Doktora Öğrencilerine Tavsiyeler

Eğer doktora öğrencisi iseniz;

  1. Muhakkak ki Araştırma Görevlisi olunuz. Yok ben başka bir işte çalışıp akşamları ya da hafta sonları zaman yaratıp ilim irfanla dolayım diyorsanız, Allah size kolaylık versin. Akşamları insanlar yatmaya giderken siz ders çalışmaya başlayacaksınız. Hafta sonları insanlar dinlenir gezerken, siz makaleden makaleye uçacaksınız.

  2. Bir hata edip, doktoraya başladınız diyelim. O zaman ikinci bir hata edip evlenmeyiniz. Çünkü doktora öğrencisini başka bir hayatı olamaz. Olmamalıdır. Eğer ben 40 yaşında evlenmek istemiyorum diyorsanız yaşayacağınız sorunlar sizin probleminiz. Kendiniz ettiniz kendiniz buldunuz. Zırlamayı kesin.

  3. Ve diyelim ki siz akıllanmaz uslanmaz birisiniz. Sevmek gibi fani duygulara kaptırdınız kendinizi ve evlendiniz, o zaman sakın ola bir çocuk yapmayınız. Eğer çocuk yaparsanız ders çalışmaya o minik afacanlar yatmadan başlayamayacağınızı bilesiniz. Üzülmeyin eğer uyku gibi lüzumsuz ihtiyaçlara pabuç bırakmazsanız. Bütün gece sabaha kadar sizin.


Daha yolun başındaysanız bir daha düşünün. Yok efendim siz zaten bunların hepsini yaptıysanız, Allah yolunuzu açık etsin. Devam edin. Şimdiye kadar yıkılmadıysanız sizi kimse yıkamaz.

18 Nisan 2008 Cuma

Para Dediğin Nedir Ki?

Mikronezya bölgesinde bulunanYap Adası'nda zenginliği belirtisi büyük kayalardır. Geçmişte bu kayalar alışverişte para olarak kullanılırdı. Bu paraların adı Rai'ydi. Palau adasından Yap adasına getirildikten sonra yerinden oynatılması bile zor olan bu taşların bazen yeri değişmeden sahibi değişirdi.


Yap adasında kaya-para tasima



1871'de bir gemi kazasıyla adaya düşen İrlanda asıllı ABD vatandaşı David Dean O'Keefe kano yerine daha sağlam deniz taşıtlarıyla yeni adaya Rai taşları getirdi ve getirilmesini sağladı, bu yolla da bir servet kazandı. Ne var ki yeni gelen taşlar eskilerinden daha değersiz kabul edildi (Karşılıksız para basma ve enflasyon :) ). Ada 20. yüzyılda sömürgeleşince taşla ticaret durdu, II. Dünya Savaşı'nda işgalci Japonlar taşları yapılarda ve gemi çıpası olarak kullandılar. Yine de Rai'ler günümüzde de geleneksel amaçlarla kullanılmaktadır.



Yap adasında kaya-para


Yap adası

17 Mart 2008 Pazartesi

Özgür olmak için özgür düşünmek gerekir

“… Türkiye’yi yok etmeye girişenler, Türkiye’nin ortadan kaldırılmasında çıkar ve hayat görenler, zararlı olmaktan çıkmışlar, aralarında çıkar paylaşarak birleşmiş ittifak etmişlerdir.

Ve bunun sonucu olarak, birçok zekalar duygular fikirler Türkiye’nin yok edilmesi noktasında yoğunlaştırılmıştır. Bu yoğunlaşma, yüzyıllar geçtikçe oluşan kuşaklarda, adeta tahrip edici bir gelenek biçimine dönüşmüştür. Bu geleneğin Türkiye’nin hayatına ve varlığına aralıksız uygulanması sonucunda, nihayet Türkiye’yi ıslah etmek, Türkiye’yi uygarlaştırmak gibi bir takım bahanelerle Türkiye’nin iç hayatına iç yönetimine işlemiş ve sızmışlardır. Güç ve kuvvet elde etmişlerdir.

“… Bunların etkisinde kalarak milletin en çok da yöneticilerin zihinleri tamamen bozulmuştur. Artık durumu düzeltmek, hayat bulmak, insan olmak için mutlaka Avrupa’dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa’nın emellerine uygun yürütmek, bütün dersleri Avrupa’dan almak gibi birtakım zihniyetler ortaya çıktı. Oysa hangi istiklal vardır ki yabancıların nasihatleriyle, yabancıların planlarıyla yükselebilsin! Tarih böyle bir olay kaydetmemiştir tarihte böyle bir olay yaratmaya kalkışanlar zehirli sonuçlarla karşılaşmışlardır.

İşte Türkiye de, bu yanlış zihniyetle sakatlanmış bazı yöneticiler yüzünden, her saat, her yıl, her yüzyıl biraz daha gerilemiş, daha çok düşmüştür.

“…Bu düşüşün çıkış noktası korkuyla, aczle başlamıştır. Türkiye’nin, Türk halkının nasılsa başına geçmiş olan birtakım insanlar, galip düşmanlar karşısında, susmaya mahkûmmuş gibi, Türkiye’yi atıl ve çekingen bir halde tutuyorlardı. Memleketin ve milletin çıkarlarının gerektirdiğini yapmakta korkak ve mütereddit idiler. Türkiye’de fikir adamları, adeta kendi kendilerine hakaret ediyorlardı. Diyorlardı ki, ‘Biz adam değiliz ve olamayız. Kendi kendimize adam olmamıza ihtimal yoktur.’ Bizim canımızı, tarihimizi, varlığımızı, bize düşman olan, düşman olduğundan hiç şüphe edilmeyen Avrupalılara, kayıtsız şartsız bırakmak istiyorlardı. ‘Onlar Bizi idare etsin’ diyorlardı.”

Mustafa Kemal
6 Mart 1922

15 Mart 2008 Cumartesi

Uyusunda Büyüsün Ninni : Büyüme ve Kalkınma Aynı Şey Midir?

Geçen hafta TÜİK tarafından yapılan açıklama, ardından yazılı ve görsel basında bir şenlik havası yarattı. Sokağa çıkıp vatandaşlara zenginleştik ne düşünüyorsunuz diye soran muhabirler, genelde alacakları cevabı bildiklerinden pis pis sırıtıyorlardı. Herkesi az çok ilgilendiren bu meseleyi geyik konusu yapmakta pek de zorluk çekmediler. Her zamanki gibi alacakları cevabı bilerek sorularını sordular. Vatandaş o paranın kendi cebinde olmadığını söylüyor ve haklı olarak bizimle dalga mı geçiyorsunuz diye soruyordu. Esasen herkesin kişi başına milli gelirin aslında hakikatten kişi başına düşmediğinin farkında olduğunu da bu vesile ile görmüş olduk. Ama ne fayda. Kim ne yapabilir ki, yakınmaktan sızlanmaktan başka.

Röportajları ibretle izledim; (Tam Makro İktisada Giriş dersinde malzeme olacak cinstendiler)

Örnek bir diyalog şöyleydi;
Muhabir --- Teyze kişi başına düşen gelirimiz arttı, 7500 dolar oldu ne diyorsunuz?
Teyze --- Nasıl arttı evladım, benim cebimdeki para artmadı bu da nereden çıktı. Dalga mı geçiyorsunuz benimle.

İz Bırakmak Üzerine

Yolumdan gidiyorum. Belli ki, buralardan çok geçen olmuş, insanlar kafilelerle geçmişler benden önce, çiğnemişler benim yürüdüğüm yolu da, başkaları da; ama bir iz yok. İnsan geçtiği yollarda izler bulmalı, geçerken kendisi iz bırakmalı diye düşünürüm.

Kazım Taşkent

6 Mart 2008 Perşembe

Gretl Paket Güncellemesi: Sürüm 1.7.3

Özgür ekonometri yazılımı Gretl‘ın Pardus paket deposundaki sürümü yenilendi. Pardus’un contrib deposundan 1.7.3 sürümünü indirip kullanabilirsiniz.

1 Mart 2008 Cumartesi

İktisat Nedir?

Hemen hemen bütün iktisatçıların meslekte öğrendikleri ilk şey İktisat kelimesinin anlamıdır. Bu konuda her hocanın farklı bir yoğurt yiyişi vardır. Kimisi bir fıkra anlatarak başlar işe, kimisi sığ bir tanımla özetler ve geçer, kimi de öyle ayrıntıya girer ki iş içinden çıkılmaz bir hal alır.


Aslında iktisadın tanımını yapmak sancılı bir iştir. Çünkü ortak bir tanım bulunmamaktadır. Kaldı ki iktisadın bir bilim olup olmadığını dahi tartışma konusu yapanlar bulunmaktadır.



İktisat Nedir?


Kendi adıma okudukça, öğrendikçe iktisadın tanımını yapmakta zorlandığımı hissediyorum. Bu çaresizlik nedeniyle ben de (benim hocalarımın da yaptığı gibi) bu bilimi tanımlamaya başlamadan önce küçük bir alıntı yapmak istiyorum.




Hintliler karanlık bir ahıra bir fil getirip koymuşlardı. Fili merak eden bir çok kişi oraya toplandı. Karanlıkta fili görmek mümkün olmadığı için, her biri elini dokundurarak fili tanımaya çalışıyordu.


Birinin eline filin hortumu geçti. Dedi ki: 'Bu fil bir oluğa benziyor.'
Başka birinin eli filin kulağına dokundu. Fil ona yelpaze gibi göründü.
Birisi elini filin ayağına sürünce, 'Filin şekli sütun gibi' dedi.
Bir diğeri elini hayvanın sırtına değdirdi ve 'Bu fil bir taht gibi' dedi.


Böylece, zanları yüzünden sözleri birbirine uzak düştü. Oysa ellerinde bir mum bulunsaydı hepsi aynı şeyi göreceklerdi.[1]



26 Şubat 2008 Salı

Eşek Borsası

Bizim köylü Ahmet eşeğini satmaya karar vermiş. Kıymeti tas çatlasa 50 milyon lira eden eşek için pazarlık payını da ekleyerek 100 milyon lira fiyat koymuş. Komsu köyden acilen eşeğe ihtiyacı olan Mehmet 100 milyon ödeyip almaya razı olmuş. Koylu Ahmet eşeğini satmış ama aksam da uykusu kaçmış. Düşünüp durmuş, - "Mehmet 50 milyon liralık eşeğe niye 100 milyon lira verdi?" diye. İçi rahat etmeyince ertesi gün eşeğini geri almaya karar vermiş. Pazara gittiğinde Mehmet'in eşeği 200 milyon liradan satışa çıkardığını görmüş. Sonunda 200 milyon liraya almak zorunda kalmış. Ayni olay bu kez Mehmet'in başına gelmiş. O da ertesi gün eşeği geri almaya karar vermiş. Bu alışveriş her gün fiyat arta arta devam etmiş. Birkaç gün sonra pazara bir başka köyden Hüseyin gelmiş. Hüseyin pazardaki kalabalığın arasına dalınca bir de ne görsün: - "Al, al, al, sat, sat , sat" bağrışmaları arasında bir yaşlı eşek ve bu eşeğin 1 milyar liralık satış fiyatı....! Yanındakine sormuş - "Hemşerim, bu yaşlı eşek 1 milyar lira eder mi yahu?" Adam hemen yanıtlamış; - "Valla grafikler ortada. Bu eşeğin fiyatı 50 milyon liradan başladı, 950 milyon liraya geldi. Şöyle bir tekniğine bakarsan görürsün. Eşeğin fiyatı 1 milyardaki direncini kararsa, 1.5 milyara kadar yolu var. "

24 Şubat 2008 Pazar

Eski Yunan Düşüncesinde Ücret Teorisi Neden Yoktu?

İktisadın en önemli araştırma alanlarından biri de ücret kuramıdır. Bir çok iktisadi düşünceler tarihi araştırmasına da eski Yunan düşünce insanlarından örnekler vererek giriş yapmak ise yaygın bir durumdur. Peki hayatın her alanına dair fikirler üreten Yunan düşünürleri bu konuda neler söylemişler. Biraz araştırma yaptığımızda ücret ile ilgili tutarlı bir görüş oluşmadığını görüyoruz. O her konuda bir şeyler söylemiş olan düşünürlerin nedense ücretin adını anmamalarına bugünün düşünce anlayışı ile şaşırıyoruz.